1 Haziran 2011 Çarşamba

Academy of Football: Avrupa Güzeldir


Goal dergisinin yayında olduğu dönemlerde; her yıl düzenli olarak derlediği ‘’100 Futbol Kulübü’’ adlı harika bir yazı dizileri – analizleri vardı.
Ve bu değerlendirmeler; popülarite, gelenek, altyapı, tesisler, taraftar, bütçe, kadro yapısı vb. kriterlere göre ele alınırdı.
            Gönül verdiğimiz güzide kulüplerimiz ise bu sıralamada ancak en iyi ihtimalle 50 ile 70. sıralar arası, en kötü ihtimalle, şansları yaver giderse 80 ile 90. sıralar arası kendilerine yer bulabilirlerdi.
Avrupa’da söz sahibi olan, kültürü ile övünen ve altyapısı Türkiye’nin en iyisi olan Galatasaray değil miydi?
Maddi gücü, stadyumu, tesisleri ve kurumsallaşması ile ulaşamayacağı şey olmayan Fenerbahçe değil miydi?
Ya o muhteşem taraftarı ve gelenekleri ile ülkenin en elit semt takımı Beşiktaş olamaz mıydı?...
Kendi kendime ‘’Neden?’’ diye sorduğumda, neden Everton, Braga, Sampdoria, Espanyol veya Wolfsburg gibi kulüpler hep bizim üzerimizde diye düşündüğümde, aslında sahip olduğumuz yada sahip olduğumuzu sandığımız şeylerin; gerçeklikle uzaktan yakından alakalı olmadığını anladım.
Eminim ki yukarıda saydığım, buna benzer ve sıralamada herzaman bizim üzerimizde yer alan; sözde orta ölçekli kulüpler, bir Avrupa eşleşmesinde ciddiye bile almadığımız ama bizi sahadan silen sözde küçük kulüpler, bizlerden çok daha gerçekçi değerlere sahipler.
            O sıralamada üstte değiliz çünkü; kendimizi büyük sanıyoruz, çünkü biz olmuşuz, çünkü temelleri ideolojilere dayanan bir derbimiz yok, çünkü şehrimizi sevmiyoruz, çünkü altyapımız, saygımız, taraftarlık ve yönetim anlayışımız yok...
Iş böyle olunca da takımlarımız, üçüncü – beşinci turda elenir, yönetimlerimiz seçime gider ama gidemez, suçlu herzaman Arda TURAN’dır, millilerimiz FIFA sıralamasında; iki yıllık mazisi olan Karadağ’ın gerisinde 38. olur ve bizler de Sampiyonlar Ligi’ni, ‘’Abi Barcelona bir başka be! – Avrupa takımları bir başka oynuyor...’’ nidaları ile keyifle izleriz. Cünkü Avrupa yıllardır hep güzel geldi ve maalesef yıllarca da hep öyle gelecek.


Volkan YILMAZ

27 Mayıs 2011 Cuma

Sonunda Merhaba

En azından Ağustos ayında başlayacak olan filtrelemelere kurban gitmezsek; o zamana kadar buradayız...

14 Mart 2011 Pazartesi

Müzik: Paul HARDCASTLE

Londra çıkışlı keyboard ve syntseizer ustası Hardcastle'nin kariyeri 1985 yılına dayanıyor. O dönemin ünlü ritmik dans parçaları ''Vietnam'', ''19'' ve ''Rainforest'' ile çıkış yakalayan müzisyen; 90'ların ortalarına kadar bu genre'da yoluna devam etti. Fakat 1995 yılı ile beraber ortaya çıkan ''Acid Jazz'', ''Smooth Jazz'', ''R&B'' ve ''Sophistic Pop'' akımlarının etkisinde kalan Hardcastle, aynı yıl çıkardığı ''First Light'' albümünde bu tınılara yer verdi. Böylece Hardcastle müziğinin asıl temelleri, bu albümle atılmış oldu. Daha sonra müzisyenin ''Smooth & Future Jazz'' konsepti ile ''Electronica''yı sentezlemesi ile oluşan ''Hardcastle'' ve ''Jazzmasters'' serileri, toplamda 12 albümlük bulunmaz bir arşiv ortaya çıkardı. Sanatçının son albümü ''Desire'' romantik ve erotik tınıların bir potada eitilmesiyle oluşmuş bir Aşk albümü. Keyfini çıkarın.

Volkan YILMAZ (Uchiha)  

Dailymotion: Next

Paul HARDCASTLE, Gölgeler ve Suretler, Paulo COELHO - Elif & Academy Of Football...

Dailymotion: Uyanma Vakti

Geçtiğimiz günlerde, özel bir televizyon kararının aldırttığı mahkeme kararı ile Türkiye üzerindeki tüm blog'lar karartılmıştı. Neyse ki; çoğumuzun evlatlarımızdan ya da eşlerimizden ayrı kaldığı bu kara hasret sona erdi. Nedenleri ve sonuçları bilinmez ama tek bir suçlu yüzünden, bu portaldaki milyonlarca farklı kişinin elinin ayağının kesilmesi; korkaklığın dibine vurmaktır!!! Şimdi herşeye karşı uyanma ve isyan vakti!!!

15 Şubat 2011 Salı

Müzik: Blank & Jones - Day Dreamin'

Relax & Cool with the music...

Volkan YILMAZ (Uchiha)

Academy of Football: Tatlı Rüyalar...


Takımlar, düşler sahnesinin çimlerine ayak basıyorlar. Tribünlerdeki yüzbinlerce taraftar, çılgınca ve ruhlarına ne esiyorsa onu yaparak; arenayı bir karnaval alanına çeviriyorlar adeta...
            Adaletin, eşitliği hiçbir zaman şaşmayan terazisi hakim Collina’nın düdüğü ile bu destansı masalın ilk dakikasına giriş yapıyoruz. Iki taraf da oyuna temkinli başlamıyor çünkü bunu yaparak, güzel oyuna gölge düşürmek istemiyorlar. Onlar, bu alemde-bu işi, somut gereklilikler için değil, yüreklerine düşen bir aşk ateşinin yaktığı avare aşıklar gibi dizelerini, yeşil çimlere dökmek için burada olduklarını, yüzlerindeki bitmeyen gülümseme ile bizlere gösteriyorlar. Hepsinin varolan hikayeleri, varolan hüzünleri, varolan sevinçleri ve varolan aşkları, kutsal gözyaşları ve naïf gülümsemeleri ile meşin yuvarlakta toplanıyor ve bu kutsal mesaj taşıyıcısı ile bu mabedden bir dua misali yükseliyor Tanrı’ya...
Bir tarafta Batistuta, o müthiş şutları ile soğukkanlı Alman general Kahn’ı şaşırtıyor; bir diğer taraftan, kendi topraklarını ve ideolojilerini, sürgünde savunmak zorunda kalan iki onurlu lejyon Desailly ve Vieira, kendi saflarında açılan koridorları; saf gururları ve sevgileri ile kapatıyorlar. Figo, sağdan Poseidon’un mızrağından çıkan bir yıldırım gibi akıyor, fakat o da ne! Yarı Basklı-yarı Fransız yalnız adam Lizarazu, o siyah gözlerindeki inanmışlık ile savuruyor yıldırımı. Derken bir serbest vuruş. Gözlerime inanamıyorum: Beckham, Mendieta, Sinisha Mihajlovic, Platon ve öğrencisi Aristo misali Nedved ve Poborsky... Topun başında felsefi bir sohbet yaparlarken, futbol ve kadın aşığı Roberto Carlos; yüreğindeki aşkı sol ayağı ile bir ateş topuna çevirerek kaleye yolluyor ama saray soytarısı Barthez, anlık illüzyon gösterisiyle topu öyle bir çıkartıyor ki; tribünden bunu gören Zeus, soğukkanlılığını kaybedip sahaya girmemek adına, orayı terkederek Olympos Dağı’na çekiliyor.
            Taraftarların nabzı yüksek, vücutları atelşler içinde ve dizleri titriyor. Sahnede perdelenen oyunun onlara verdiği haz ile hepsi birer Rivaldo, birer Nakata veya Laurent Blanc...
Sonuçta burası düşler sahnesi. Burada yeşil çimlerin taze kokusuna, limitsiz tutku eşlik ediyor. Dakikalar göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor fakat Tanrılar, zamanı kontrol ediyor ve festivalin bitmemesini sağlıyorlar. Derken, Cezayir’in ikinci özgürlük savaşçısı, modern futbolun son ilahı Zidane, kendisi gibi aynı kaderi paylaşan sürgün savaşçısı dostu, Edgar Davids ile oradakilere, cennet meyvelerinden oluşan bir tabak sunuyorlar hünerlerini kullanarak... Fakat yemek vaktinin bittiğini; dev Hollandalı Stam ve Napolili cesur yürek Cannavaro hatırlatıyordu bizlere.
Gerçek Ronaldo, çalımları ile altı kişiyi peşine takmış ve tam kendinden bekleneni yapacakken; Nesta ve Hierro ile koyu bir muhabbeti tercih ediyor...
Yedeklerde ise Raul, Veron, Giggs, Rio Ferdinand, Nureddin Naybet, Kluivert, Del Piero, Killy Gonzalez, Thuram, Rui Costa, Emerson, Shevchenko, Peruzzi, Canizares ve Deisler bekliyorlar. Savaşmak için değil, ibadete katkıda bulunmak için sabırla bekliyorlar...
            Cep telefonumun çalan alarmı ile yitirdiğim rüyam hakkında son hatırladığım detay; Maradona ve Pele’nin kahkahalar eşliğinde yanyana maçı izlediği ve maçın sonucunun olmadığıydı. Cünkü bu sonuç için oynanan bir oyun değil, ancak akılcı sebepler üretmek için yapılan bir ritüeldi bence. Ayaklandım, elimi yüzümü yıkadım, giyindim ve rüyanın bana verdiği o güzel etki ile bir gazete bayisinde soluğu aldım. Tüm spor gazetelerini ve dergileri toplayıp, bir kafede köşeye çekildim.
Messi atıyor Messi tutuyor, sahte Ronaldo, uçup kaçıyor... Rooney ve Ibrahimoviç, sorunlarından dolayı futbola konsantre olamıyorlarmış, Sabri ortalarındaki isabet oranını %2’ye çıkarabilmek için Hagi ile ekstra çalışıyormuş... Manchester City, önümüzdeki sezon 1500 tane yıldız alacakmış, Milan 150 yıllık forveti Inzaghi ile mukavele yenilemişmiş...
            Bir gece, gerçek Ronaldo’nun futbola vedası sebebiyle bir yazı yazmaya karar verip, gözyaşları ile uykuya dalıyorum. Ve sabah zaten bir dönemin (Altın Çağ) kapanmışlığının verdiği iştahsızlık ile uyanıp, Deli Ibo’nun kovulduğunu görüp daha çok çıldırıyorum. Spor kanallarını takip ediyorum. Neler olmuş da neler olmuş, vay anasssını nasıl olmuş..!
Hala oynamaktan bıkmadığım Premier League Manager 2002’yi açıyorum. Henry’li ve Bergkamp’lı forvetimin arkasına Aimar’ı transfer ediyorum. Kalecim, at kuyruğu ve top sakalı ile Buckhingam Sarayı müdavimi Seaman. Orta sahamda ise Roy Parlour, Pires ve Overmars...
Eski günleri yad ederken uyukladığımı farkedip kanepeye uzanıyorum. Kafamda, David Luiz, Fabio Coentrao, Di Maria, Nasri, Arda Turan, Gareth Bale, Simon Kjaer ve Thomas Muller gibi yeteneklerin, belki de üç-beş isim çevresinde dönen bu çarklarda ezilip, yok olacağı korkusu ve o malum rüyayı yeniden görme umudu ile tatlı depresyon uykuma dalıyorum. Hepinize tatlı rüyalar...

Volkan YILMAZ (Uchiha)